![]() |
| Ömer Aybat |
Dilimin suskunluğu gönlümün sinmişliği tuttu iki yakamı. Parlak bakışları, sevecen davranışları ummaktan bıktı benliğim. Doğallığın aydınlığından yapaylığın karanlığına düştüm, şiştim suda boğulmuş bir hayvan gibi.
Umutsuz bakışların, içli şakıyışların ezikliğindeyim. Ne gözlerime bir ışıltı ne de kulaklarıma bir ses dokunur, okunur üzgün gözlerimdeki yazım.
Ey alın yazısı; ne biçim bir yazısın sen. Senin yazın alnımızdaki kırışıklardır, çizgilerdir. Üzüntünün, özlemin, acıların alnımıza çizdiği çizgilerdir senin yazın. Ne önsüzde yazıldın ne de doğarken yazıldın alnımıza.
Ey inanır; her neni at gözlüğüyle görmektesin, bukalemun gibi renk değiştirmektesin, ahtapot gibi her kabın biçimini almaktasın. Ey her davranışın önsüzde tasarlandığına güvenen kişi; önsüze ortakmışsın gibi inanırsın inandığına. Ey kuru sözün bekçisi; sadece bir varsayımdır önerdiğin. Ey kafa karıştıran, ey kendisine kapı kulu arayan kişi; boş sözlerine güvendirdiklerinin yazığını yüklenmekten korkmaz mısın?
Ey yolunu çizen; yoluna nelerin çıkacağını bilmezsin, nerede ne olacağını ne umup da ne bulacağını da bilmezsin. Sen kendi yolundan aymazken önüne çıkanları yazgın mı bellersin. Şu utanmaza bak ki yolunun önsüzde çizildiğine güvenir, şu utanmaza bak ki yaptıklarının önsüzde belirlendiğine dayanır. Nedir öyleyse pişmanlığın, nedendir öyleyse seni onmaz dertlere düşüren üzüntün.
Kandırışlara, hayallere giren benlik kurtulmaz düştüğü çukurdan, gömülür dibine kadar anlamsızlığının. Yazgısına razı olmadığı küskün yüzünden, donuk gözünden bellidir. Anlamıştır gerçi yanılgısını, ne yapsın ki bir kere düşmüştür gayya kuyusuna.
Çizginin zikzaklarında yaşantının izi var, gözü kulağı var yerin, dili var eskiyen giysilerin.
Ey elden kaçırılan, ey aralanan kafesinden kanatlanıp uçan kuş; senin yazgın gökyüzünde uçmandır. Senin yazgın hangi ağaçta tüneyeceğin, hangi taneyi yiyeceğin, hangi alıcının pençesinde kapıp götürüleceğin değildir. Herhangi bir ağaçta tüneyecek, herhangi bir taneyi yiyecek, herhangi bir alıcının pençesiyle de kapılıp götürüleceksin. Mühürlenmiş değildir konacağın ağaç, yiyeceğin taneler, mühürlenmiş değildir seni kapıp götürecek pençe.
Ey ambara giren serçe tanelerin yığıldığı yerdir burası. Gaganın değdiği canının istediği neyse onu yutarsın, kursağını doldurur uçar gidersin. Ne yediğinin parasını ödersin mal sahibine ne de haraç bırakırsın gözcünün evine.
Yazılmamışları yazmak için buradayız, çözülmemişleri çözmek, alnımızın çizgilerini az da olsa azaltmak için, yaşantımızı düzeltmek için buradayız. Sıradayız gerçeğe giden yolda, bir sözümüzle belirlenecek yönümüz, birbirimize ısınacak gönlümüz. Ne bir yazgı geçecek beynimizden ne de bir dizgi. Yazılmamışları yazacağız bugün, kazacağız ellerimiz kanayıncaya kadar kendi yazımızı.
Ey kader; sen beynimize zerk edilen bir avuntusun, bir oyunsun, onun için doğduğumuzda vurulması gereken bir boyunsun. Ey kader; ne yazılısın bir yazanın elinde ne de dizilisin hece-hece bir ozanın dilinde. Ey kader; umunun bittiği, baykuşun öttüğü, dumanın tüttüğü yerdesin sen, adınla avunan yüreklerdesin sen.
Buruşmuş alınlara hüznün vurduğu damgadır kader, gelenin geçmesi, konanın göçmesidir kader. Ne önsüzde yazılmıştır bir-bir ne de bir dizgicinin boyalı parmaklarında dizilmiştir.
Kandırışlara, hayallere giren benlik kurtulmaz düştüğü çukurdan, gömülür dibine kadar anlamsızlığının. Yazgısına razı olmadığı küskün yüzünden, donuk gözünden bellidir. Anlamıştır gerçi yanılgısını, ne yapsın ki bir kere düşmüştür gayya kuyusuna.






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder